Arılara ilişkin anılarım ilkokul öncesine kadar uzanmaktadır. Bir meşe ağacının gövdesindeki boşluğu yuva edinmiş bal arılarının olduğunu fark eden İsmail dayımla, Emirali dayım gece ellerinde gemici fenerleri ve baltalarla gitmişlerdi. Sabah bizim evde bir leğen dolusu petekli bal olduğunu hatırlıyorum. Arılar soktuğu için İsmail dayımın elleri yüzü şişmişti. Beni korkutmak için ellerini yüzüme yaklaştırdığını ve çoğu beyaz olan peteklerden sızan balı ve peteklere yapışık arıları hatırlıyorum. Ormandaki sahipsiz doğal kovanda yayla çiçeklerinden biriktirilmiş olan bal sanırım ilk kez yediğim baldı. O sıralar beş yaşında olduğumu sanıyorum.
Halalarımın kocası olan iki eniştem vardı. Biri, takma adı Delibaşı olan olgun ve oturaklı biriydi. Bacanağı ise safça ve uysal biri. Birgün birlikte yolculuk yaparken bir eve konuk olmuşlar. Ev sahibi sofra hazırlatmış. Sofrada pırasa yemeği varmış. Delibaşı enişte bacanağının pırasayı çok sevdiğini bildiği için, sırf muziplik olsun diye “Bizim bacanak pırasa aşı yemez” demiş. Saf ve uysal olan enişte büyük bacanağını mahçup etmemek için çok sevdiği yemeğe el sürmemiş çökelek, zeytin gibi şeylerle karnını doyurmuş. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra yine birlikte yolculuk yaparken bir eve konuk olmuşlar ve sofraya oturmuşlar. Ev sahibinin bir çanak bal getirdiğini gören küçük enişte “Bizim bacanak bal yemez” demiş. Yıllar önce yaptığı muzipliği anımsayan büyük enişte de bacanağının hatırını kırmayıp bala el sürmemiş. Bu temiz yürekli insanlar çoktan rahmetli oldular.
Bir ara komşu olduğumuz bir Ali Efe vardı. Birgün arılarla ilgilenirken Ali Efe, kovanlardan kestiği petekleri leğene koymuş evin uzakça bir köşesindeki bal leğenine arılar hücum etmesin diye karısına “Leğenin ağzını sıkıca ört” diye tembih etmiş. Diğer kovanlardan aldığı bal peteklerini getirdiği zaman Ali Efe karısının yaptığı işe şaşırıp kalmış. Karısı leğenin ağzına bir bez örtüp, üzerine bir siniyi ters kapatmış, sininin üzerine de kocaman bir taş koyarak işlemi tamamlamış. Kocası bu gereksiz çabayı görünce sinirlenip “Lan karı, bu ufacık hayvanın elinde kötürgesi mi var? Bu koca siniyi nasıl kaldırecek de sen onun üzerine bir de taş bastırıyon?” diye söyleniyordu. Kötürge dediği şey, kaldıraç ya da manivela sözcüğünün karşılığıdır.
Bir zamanlar ziraat mühendisi meslektaşlarımız bir arıcılık kursu düzenlemişler. Onbeş gün kadar süren kursun son günü çiftçilerden orta yaşlı birinin paçasından giren arı adamı uygunsuz bir yerinden sokmuş. Çok rahatsız olduğu için kurs yöneticileri onu hastaneye yatırmayı önermişler. Ama adam evine gitmeyi tercih etmiş. Ertesi sabah rahatsızlığına dayanamayıp doktora gitmeye karar vermiş.Karısı da onunla birlikte gitmiş. Adamcağız durumunu doktora anlatıp derdine çare bulmasını isterken, karısı söze karışıp “Doktur bey ne olur, onun acısını dindir, emme şişini indirme!” deyivermiş.
Yıllar önce ekip halinde Manisa dolaylarında anket yapıyorduk. Anket sorularından bazıları hayvancılıkla ilgiliydi. Hayvan varlığının yıl içerisindeki değişimini ortaya koymak amacını güden soruları vardı. Arkadaşlarımız köylüye “Geçen yıl kaç arı kovanınız vardı?” diye sordu. Köylü “ On tane kovanım vardı” dedi . “Şimdi kaç arı kovanınız var?” sorusuna “Hiç yok” yanıtını verdi. “Hayrola? Hastalık falan mı vardı? kovanlara ne oldu?” diye sorduğu zaman adam anlatmaya başladı derdini. Günün birinde, bakım yapmak için kovanları açtığında kendisini epeyce arı sokmuş. Canı yanmış ve eli yüzü şişmiş “Ne biçim hayvan bunlar yahu? Sahibini tanımayan hayvan mı olur?” deyip “O öfkeyle derede suya basıp hepsini geberttim. Kovanları da eve götürüp sedir yaptım, şimdi üzerinde oturuyoz” dedi.
Bu yıl ben de altı adet arı kovanı satın aldım. Arıcı olduğunu söylenen birinden kovanlara bakması için rica da bulunmuştum. Adam uzaylı gibi giyinip akşamüstü kovanların yanına gitti. Elinde duman verecek körük olmaksızın kovanlara yaklaştı. “Burada çok eşek arısı var!” diyerek, onları öldürmek için sert hareketler yapmaya başlayınca ben uzaklaşmayı akıl ettim. Arı kovanlarında en az yüz metre uzakta olduğum halde arılar saldırıya başladı. Çeşitli yerlerimden beş isabet aldım, eşimi de başından soktu. Orada bulunan camları sımsıkı kapalı otomobilimize girip kurtulduk. Otomobilin aküsü bitmiş olduğundan ne motoru çalıştı ne de kliması. Biz de arılar sakinleşinceye kadar yarım saatten fazla sıcakta beklemek zorunda kaldık. Neyse ki biz yufka yürekliyiz. Hayvanlara kıyamayız. Barışı sağlamak için onlara üç kilo toz şeker götürdüm, sıcak havalarda şerbet yapıp içsinler diye. Anılarla başlayan bu arıcılık konusunu gelecek yazıda sürdürmek niyetindeyim. Arıcılık kesiminin içinde bulunduğu güç duruma değinmek istiyorum.