Küçücük bir sahil kasabasının suküneti içinde, yılların yorgunluğunu üzerimden atma kıvamındaydım. Minik mahalle bakkalından çekirdek alırken çıkageldi kamyonlar. Kocaman kocamandılar...
"Sıra sıra dizilmişler, ne arıyorlar burada" demeye kalmadan gördüm üstlerindeki "bilmem ne film şirketi" yazısını...
Eyvahlar olsun!..
Sonunda burayı da buldular demek ha!..
Dizi mi, film mi? Ne çekecekler, neleri çekip götürecekler, ardlarında neler bırakacaklar?
Düşünmeye bile izin vermeyen bir çabuklukla girdiler iskele meydanına...
İlçemizin tek bayan berberinin önüne konuşlandılar önce. Çok lüks bir mağaza peydah oldu oracıkta, kaşla göz arasında. Işıl ışıl... Onun büyüsünü ve nasıllığını sorgularken örtüverdiler kalın mukavvadan duvar görüntüsüyle pastanenin önünü...
Manavla bakkal çoktan cicili bir fotoğrafçıya dönüşmüştü görüntüde.
Maketlerin arasından sıyrılarak giriyorduk alışkın olduğumuz "ne ararsan var" raflarına...
Çiseleyen yağmur altında, oradan oraya koşturan, parkeli, kirli sakallı adamlar, pek bir önemli iş yapıyorlarmış havasıyla "action- action" diye bağırıp duruyordu birbirine...
Meğer reklam filmi çekiyorlarmış... Bir sigorta şirketi adına, hırsızları, mangal yapan yurdum insanını oynayacakmış aktörler...
Biz de çekimler bitip reklam televizyonda yayınlanınca, süper lüks bir caddede bir soyguna ve sigorta şirketinin inanılmaz güvenilirliğine tanık olacakmışız!..
Devenin eğriliğini saymaya nereden başlasak acaba?..
İnsanların yaz sezonu hariç kapısını kilitleme gereği duymadığı, polisin yerde yatan adam ihbarı geldiğinde "zararsızdır, hep yatar!" diyebildiği bir mekanda böyle bir çekim yapılıyor, bu birinci eğrilik...
Herşeyin "kendi halindeliği" yansıttığı bir meydanda, zoraki dekorlarla ucube bir mekan yaratılmasına rağmen, ekrana süper lüks ve kalabalık bir cadde yansıyacak ve bu, güvenilirliği temel alan bir şirketin reklamı olacak, içine düşülen ironik çelişki düşünülmeden üstelik, bu ikinci eğrilik...
Sigorta şirketi en azından burada yaşayan ve çekimleri başından beri izleyen ilçe insanına, aslında "biz sizden, olmayan bir sorununuz için, olacakmış gibi göstererek, hava parası toplayacağız, yerseniz" dediğini farkedemeyecek, bu da devenin boynunun eğriliği...
Devenin pabucu da ahiretteki reklamcı:
Derler ki, bir reklamcı ölmüş, geçmiş sorgu meleklerinin karşısına... Ölçmüşler tartmışlar, nasıl olmuşsa günahıyla sevabı eşit gelmiş. Demişler "eşit, bu yüzden sen seç, cennet mi istersin cehennem mi?". Reklamcı durup düşünmüş, "görmeden bir şey diyemem ki!" demiş. Melekler de göstermiş... Cennette şırıl şırıl dere, yanında uzanan bir dolu insan, bir dolu yiyecek içecek yanlarında ama can sıkıntısından patlıyorlar... Cehennemde de bir dolu insan ama ne eğlence ne eğlence!.. Kızlar dans ediyor, içkiler içiliyor, millet gülüyor, eğleniyor... Tabii reklamcı "tamam" demiş, "seçtim, cehenneme gidecem". "Buyur" demiş melekler. Kapıyı açmışlar. Ama reklamcı içeri girer girmez bir de ne görsün! Fokur fokur kaynayan kazanlar, kızgın ateşler... Ne kadın var ne eğlenen... Demiş "Noluyor yaa! Siz beni kandırdınız, böyle değildi burası..." Melekler ufaktan gülümsemiş...
"Ee, o reklamdı!"...